Uluslararası Üniversiteler Konseyi Kurucu Başkanı Orhan Hikmet Azizoğlu, Türkiye’den verilecek merkezi eğitim sistemiyle 67 üniversite aynı anda müfredatı IUC’nin Akademik Kurulu’nca hazırlanan dersleri göreceğini söyledi.
Proje için üç günlük çalışma ziyareti için Birleşik Arap Emirlikleri’ne gideceğini aktaran Azizoğlu, Abu-Dhabi’de Milli Eğitim Bakanlığı ve üniversite rektörleriyle yapacağı toplantılardan sonra 7 Haziran 2011 tarihinde Dubai’ye geçeceğini vurguladı.
Azizoğlu, Dubai Emirlik Amerikan Üniversitesi Senatosu’nda yapacağı konuşmada ‘Ortak Eğitim Sistemi, IUC Çalışmaları ile Uluslararasılaşmada Türkiye Coğrafyasının Bugünü ve Yarını’ başlıklı bir konferans verecek.
57yaşındaki Prof. Dr. Arman Kırım, kansere karşı mücadelesini kaybederek 27 Nisan’da aramızdan ayrıldı. Prof. Dr. Arman Kırım, sadece bir işle yetinmedi, kendi deyimiyle akademisyen, öğretmen, girişimci/iş adamı, iş kitabı yazarı, konuşmacı, şirket danışmanı, gezgin, ülke politikası düşünürü ve yapıcısı, aşçı ve yemek yazarı olarak çok yönlü bir yaşam sürdü. Bir süredir tedavi gördüğü kanser hastalığına rağmen çalışmalarına hiç ara vermedi. Hatta hastane yatağında, “Bulut Gelir Söke’ye, Çek Eşşeği Köşeye: Girişimciler, Küçük ve Büyükçe Şirketler İçin Çok Daha Kazançlı İş Yapma Rehberi” adlı kitabını yazdı. Bu son röportaj da aynı koşullarda yapıldı. Arman Kırım’a göre başarısının, daha doğrusu başarının da sırrı zaten buydu
Arman Bey, sürekli kitap yazıp üretiyorsunuz. Durmak yok mu?
Vallahi ben yazdıkça kendimi daha iyi hissediyorum, o nedenle sanırım devam.
Şu ana kadar kaç kitap oldu?
17 tane iş ve ekonomi kitabı. Biliyorsunuz ben bir de yemek kültürü yazıyorum, bu kitaplarla beraber toplam 21 kitap.
Ama bunlar arasında Türkiye’de bugüne dek en fazla satış rakamına ulaşan tek bir kitap var, o da sizin yazdığınız Mor İneğin Akıllısı. Ondaki tılsım ne?
Evet, o kitabı 2003’te yazdım ve bir sebepten dolayı çok tuttu. Sebebin ne olduğunu bilsem diğer kitaplarımı da aynı kurgu üzerine yazacağım ama bu işlerde bir ‘tılsım’ meselesi var. Bir bakıyorsunuz kitap bestseller, bir bakıyorsunuz bütün uğraşlara rağmen istenilen başarı yok.
Son kitabınızın başlığı çok enteresan, önce başlığın neyi anlatmak istediğiyle başlayalım mı?
Kitabın başlığı şu: Bulut Gelir Söke’ye, Çek Eşşeği Köşeye: Girişimciler, Küçük ve Büyükçe Şirketler İçin Çok Daha Kazançlı İş Yapma Rehberi. Kitap, belli bir mesajı kitlelere iletirken bu mesajın kolay, anlaşılır ve kalıcı olması gerektiği düşüncesi üzerine kurulu bir iş yönetimi kitabı. Bir fikrin kalıcı olabilmesi için bir dizi özellik taşıması lazım. Bu özelliklerden bazıları şunlar: Basit olacak, elle tutulur olacak, sürpriz içerecek ve öyküye dayanacak. Diğer özelliklerin ne olduğunu kitabın içinde aynı başlıklı makalede okuyabilirsiniz.
Söke’nin bunlarla ne alakası var?
Ben Sökeliyim. Aydın’ın ilçesi, Kuşadası’nın (bizim deyişimizle Ada’nın) kapı komşusu Söke. Bizim oraların hava tahminiyle ilgili çok hoş ve o ölçüde etkili bir tekerlemesi var: “Bulut gider Ada’ya, çek eşşeği odaya/ Bulut gelir Söke’ye, çek eşşeği köşeye/ Bulut gider Aydın’a, bak işine kaydına.” Basit, lafı dolandırmayan, net ve sonuç odaklı bir tekerleme. Elinizdeki kitabın da en temel amacı bu. Okurlara, hangi tahsil seviyesinde olurlarsa olsunlar, en güncel ve en çarpıcı iş yönetimi kavramlarını ve bilgilerini bir çırpıda anlayacakları bir dille anlatmak.
Daha önce böyle bir kitap yok muydu?
Yoktu. Çok alakasız, klişeleşmiş kitaplar vardı. Biliyorsunuz ülkemizde iş yönetimiyle ilgili yerli kitap çok fazla çıkmıyor. Daha ziyade yabancı ve özellikle de ABD kaynaklı kitapların tercümelerini bulabiliyoruz. Bu da ancak son yıllarda artış gösteren bir kaynak imkânı. Ama ne var ki bu kaynaklar Amerikan iş dünyasını hedef alarak yazılmış olan kitaplar. Bir de içlerinde çok fazla teknik terim geçiyor. Tüm bu unsurlar, bu kitapların ülkemizdeki söz ettiğim kitle tarafından anlaşılmasını zorlaştırıyor. Zaten okuma alışkanlığı düşük bir ülkeyiz, bir de buna anlaşılması güç yayınları ekleyince sözünü ettiğim kitle arasında ‘business’ konularıyla ilgili olarak okuma arzusu giderek yok oluyor.
“Kitabı iki defa okuyun iyi bir işadamı olursunuz”

TV denilen sihirli kutunun yarar ve zararları tartışılmakta ve bu tartışmalar bile TV’nin cazibesini artırmaktadır.
Bizde bir deyim vardır ya hani: “Pire için yorgan yakmak.” diye.
İşte, bizler de bit kadar yararı, dağ kadar zarara tercihle TV’yi hayatımızda tutmaya devam edenleriz.
Bu konudaki kararlarımızı gözden geçirmek adına bir kez daha TV ile ilgili görüşlerimizi incelemeye ne dersiniz?
TV insanları “eğlendirmek ve tüketimi arttırmak” amaçlı olarak kullanılan bir alettir.
Aslında “bilgi ve haber verme görevi” vardır, ama tüm gelirlerini reklâmdan sağlayan TV’ler bu sorumluluklarını çok da yerine getiremez olmuşlardır.
TV’nin en önemli etkisi insanların beyinlerinde, bilinçaltında şablonlar oluşturmasıdır. Bu şablonlarda “tek taraflı bilgi veren” ve insanları “eğlendirerek, tüketim toplumu oluşturan” TV; savunmasız genç beyinleri etkilemekte, “marka düşkünlüğü” ve “ kolay yaşam isteği” ni geliştirmektedir. Markaların altında hep “mutlu hayatlar” izletilerek böyle bir hayat yaşamanın yolunun o “markaları tüketmek” ten geçtiği gösterilmektedir.
Kimlikleri yeni gelişmekte olan gençler üzerinde “sâbit karakterler” örnek olarak takdim edilmektedir.
Yapılan bir araştırmada, parkta gezen 50 gence isimleri sorulduğunda, yarısı ismini “Polat”, yarısı da “Memati” olarak belirtmiştir. Reytingi en yüksek dizi olan “Kurtlar Vadisi” nin kahramanlarının isimleri olan ve Türk toplumunda çok da rastlanmayan bu isimlerin söylenmesi, TV’nin etkileme gücünü göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Reklamlarda “çocuklarını düşünen annelerin ve babaların o markaları kullanmaları örneklenmekte” ve o markaları kullanmayan, bankalarda hesap açtırmayan anne-babaların çocukların geleceğini pek de düşünmediği imajı yerleştirilmektedir. Böylece annelerini yargılayan çocuklar ve suçluluk duygusuna kapılan ebeveynler oluşturulmaktadır.
“Şiddetin her filmde, hatta çizgi filmlerde tekrarı ve tabiî gösterilmesi” tehlikeli bir olguyu meydana getirmektedir. Amerika’da savaş oyunları; paralı askerlere öldürmeyi câzip hâle getirmek için tasarlanmıştır. Beyin, gördüğü her şeyi doğru-yanlış değerlendirmesi yapmadan bilinçaltına kaydetmektedir. Yapılan bu kayıtların sayısının artması, insanlardaki yargıları etkilemekte ve gördüğü şeyler olağanlaşmaktadır. Böylece oluşan mantık, ilk gördüğünde olumsuz eleştirdiği şeyleri, zamanla yapılabilir olarak görmesine sebep olmaktadır.
1999 Nisanı’nda ABD’nin Colorado eyâletinin Litteton kentinde Dylan Klebold ve Eric Haris adlı 2 öğrencinin bir liseyi basarak 12 arkadaşını öldürmesi ve dehşet anında şiddet içerikli film kahramanlarının ve cadıların hareketlerini yapması, onların söylediği replikleri söylemeleri dikkat çekmiştir.
Çok önemli olan bir diğer araştırma da, özellikle 1. Dünya Savaşı’nda %75.80 civarında askerin silahlarını ateşleyemediği ve öldüremediği tespit edildiğinden, öldürme olayını kolay ve zevkli hâle getirmek için hazırlanan video oyunlarının etkisidir. Bu oyunlarda yüze nişan almak çok puan kazandırdığı için, özellikle çocuk kâtillerinin kurbanların yüzlerine ateş ettiği görülmüştür.
“Güçlü olmanın merhametsiz olmakla eşleştirildiği” bu oyunlar, çocukların ruh dünyasında, “mâsûmiyeti yitiren, şiddeti doğal sayan nesiller” oluşturması açısından ürkütücüdür.
Ayrıca şiddete uğrayan kahramanların hemen ayağa kalkması, kahramanı güçlü, insanüstü hâle getirmesi mümkün olur.
Tüketim ve şiddetin artmasıyla, kültürüne yabancılaşan, içine kapanan ya da patlamaya hazır bomba gibi mâsûmiyetini kaybetmiş çocuklar, daha çok TV’nin ürünüdür.