
İnsanın bir akıl yönünün bir de duygu yönünün var olduğunu hepimiz biliyoruz. İnsan duygusal bir varlıktır. Karşılaştığı olaylar karşısında değişik duygular yaşar. Bazen ağlar, üzülür, öfkelenir, nefret duyar, kıskançlık duyar. Bazen de sevinç, sevgi veya huzur duyar. İnsanda bulunan bütün bu duygular, üzerinde yaşadığı dünyayı tanıması ve bu fizik realite içinde varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan bir durumdur. Yaşamakta olan hiçbir canlı bu duygusallığa son veremez. Ayrıca duygusallık, kendisinden kurtulunması gereken bir eksiklik veya mutlaka yok edilmesi gereken birşey de değildir. Ama duygusallık, kontrol edilmesi gereken bir durumdur.Yani yönetimi elimizde olması gereken, istediğimiz gibi ondan yararlanmamız ve ona istediğimiz şekli verebilmemiz gereken bir durumdur. Bunu da insan, ancak aklı ve mantığıyla kendi duygu alanını sorgulayarak, nerede olduğunu görerek ve kendi içinde gerekli olan değişim ve dönüşümü yaparak sağlayabilir. Duyguların ve mantığın kendi içimizdeki bu dönüşümü ve devinimi ve bunun sürekli yaşanması hali de bizi tekamül ettirir
Anlatılmak istenen duygusallık, insanı kontrol altına almış olan duygusallıktır. “Zayıflık” veya “zaaf” adını verdiğimiz duygusallık. Eğer bir insanı, nefretleri, kıskançlıkları, öfkeleri, sevgisizlikleri, alınganlıkları (kısaca insanı aşağıya çeken her türlü duygusallık) yönetiyorsa, bu durum, o insanın tekamül hızını da etkiler. Normal hayatı böyle olan bir insanın ruhsal gelişiminden söz etmek pek mümkün değildir.
Duygusallığın kontrolü altına giren bir insan, vicdanının sesini de dinleyemez. Herhangi bir olayda vicdanının ona emretmiş olduğu şeyi duygusal kararlarla, duygusallık hükümleriyle gözardı eder ve sonuçta doğru olan şeyi yapamaz. Objektif davranamaz.
Diyelim ki, iki insan arasında bir olay geçmiş olsun. Olaydan bir süre sonra birinin vicdanı konuşmaya başlasın ve ona desin ki “haksızsın, git özür dile” Bir başka ses de “kesinlikle yapmam önce o gelsin benden özür dilesin.” Ya da ” acaba bunu yaparsam küçük mü düşerim” veya “o kimki ben ondan daha büyüğüm” gibi duygular içinde kalabileceğinden vicdanının emretmiş olduğu şeyi yapmaz. Halbuki vicdanı ona sevgiyi, merhameti, şefkati, dostluğu, iyiliği emreder. Fakat o insanın o anda içinde bulunduğu duygusallık, vicdanının sesini örter. Kısaca duygusallığını kontrol altına alamayan insan, vicdanının sesini de dinleyemez.
İnsanların duygusallıklarına hâkim olamayışı zamanla o insanı nevroz’a veya nevrotik rahatsızlıklara da götürür. (Şahsiyet bozuklukları) Çünkü nevrozda aşırı duygusallık hali vardır. Ama bir insana duygusal hayatına hakim olması ve onu azçok kontrol etmesi öğretilirse, ya da bunu aileden, eğitimden, yaşamdan veya kendi çabası ile öğrenebilirse, o insanın nevroza yakalanması mümkün değildir.
Bunlar; 1.Öfke (kin), 2. Yalan, 3. Hiddet (kızmak), 4. Haksızlık ve 5. Gıybet’tir.(*)
Ayrıca ikiyüzlülük, insanları hor görme, sevgisizlik ve nefret de insan tekâmülünü engelleyici duygulardır.
Tekâmül, duygusallığa hâkim olmaktır. Ve ancak duygusallıktan kurtulursak herşeyi “teklik” içinde görebiliriz ve “gerçek özgürlüğe” ulaşabiliriz.
(*) Gıybet; bir kimseyi onun gıyabında, yani o arada yokken kötülemek, yermek, arkasından konuşmak ve dedikodu yapmaktır.)
Derleyen: Erol Yurderi

İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
-Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
- Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.
Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.
Her şey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda… Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.
…Nerelere gitseydi? Annesi kapattı telefonu.
Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
-Sana yardım edeyim mi ? dedi, en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı:
-Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.
Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :
-’Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni..’
diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
—Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.
—Uykuya dalayım da, gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.
Bu kelimeden nefret ediyordu.’Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken’….
—Anneciğim sen yorulma, diye…
—Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.
Hani siz yoruluyorsunuz ya…Eeee….Ben de oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem?
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden.
Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
—Mum da yok! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.
Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını.
Deli tavsanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak
tavşan kafası yaptı.
”Bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür
dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça
kanepeden aşağı sarktı.
Sonra ışıklar geldi.
Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.
Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.
Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı;
— İşin bitince beni sever misin anne? dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı…
Korku, Endişe ve Cesaret
Her canlı varlık, yaşamak için mücâdele eder ve tek amacı vardır: Zarara uğramadan hayatta kalmak ve huzurlu olmak!..
Korku, bir tehlikeyi işaret eder. Biri veya bir şeyin size zarar vereceği durumlarda insan buna dâir uyarılar alır. Sizi tehdit eden canlıya karşı mücâdele edebiliyorsanız, güçlüsünüz ya da gücünüz varsa mücadele edebilirsiniz demektir. Korku, hareketlerinizin ve enerjinizin hareketi için gerekli motivasyonu sağlar ve sizi emniyete kavuşturur.
Şüphesiz insan, her ân tehlikelerle içiçedir ve korkusuz olursa uzun zaman yaşayamaz. Meselâ kırmızı ışıkta karşıya geçmeye çalışır ve arabaya çiğnenebilir. Ya da tehlikeli hayvanlarla savaşmaktan çekinmez, onlar tarafından parçalanır.
Her canlı, varlığına karşı oluşan tehditlere, korku ile tepki gösterip “varlığını sürdürme”ye çalışır.
Korku, Kuvvet ve Güç
Kuvvet; hayatı sürdürme kapasitesidir. Kuvvetliniz varsa, hayatınız devam ediyor demektir. Ölüm, kuvvetsizlik; sınırsız güç ise zirvedir. Her insan, farklı alanlarda da olsa kuvvete sahiptir. Fizîkî, zihnî, politik, parasal kuvvet gibi…
Güç; ihtiyaçları karşılama kapasitesidir. Hayatın devamı, ihtiyaçlarını karşılama kapasitesine eşdeğerdir. Yaşamak için insanın suya, gıdaya, barınağa, oksijene, düşmanlarına karşı korunmaya ihtiyacı vardır. Yaşama şansı, büyük miktarda güç ile orantılıdır. Ama bazen çok zayıflar da uzun bir hayat sürebilir.
İnsan; kendi gücünün sınırlarının ne kadar çok bilincinde olursa, kendi imkânlarını en güzel şekilde kullanmayı da o kadar rahat gerçekleştirebilir. Bazı insanlar; güçlerini abartır ve kendilerine zarar verecek, gereksiz tehlikelere mâruz kalırken; güçlerini küçümseyen bazı insanlar da korkulu bir biçimde yaşamayı tercih ederek yapabilecekleri işleri bırakır ya da terk ederler.
Kabullenme
Güçlü olma isteği, bütün insanlara haz veren bir duygudur; ama hiçbir insan bütün tehlikeleri uzaklaştıracak kadar güçlü değildir. Akıllı ve imanlı insan, her şeye gücünün yeteceğine inanmaz; gerçek “Güç Sahibi”ni bilir ve O’na teslim olur. Asıl haz, bu teslimiyette hissedilir.
Endişeli ve zayıf şahsiyetli kişiler, zorlukların oluşturduğu sıkıntıları, zarar verici ve aldatıcı bir yol olan alkol ve uyuşturucu ile gidermeye çalışırken, dengeli kişiler; hayâlî yollara sapmadan, gerçek güçlerini ve güvenliklerini artırmaya gayret ederler.
Güç; yardım etmek, yok etmek, hayatı korumak veya yıkmak için tüketilir. Kabullenme duygusu ile tükenme arasındaki bağlantı güçlüdür.
Başkalarının “olumlu kabûlü”; yardım etme, özen gösterme ve tüketme isteğini yönlendirirken, “olumsuz kabullenme gücü” yıkma ve yok etme isteğini yönlendirir.
İnsanlara ve davranışlara karşı gösterdiğimiz tepki, onları algılama tarzımıza bağlıdır. İşinde başarılı, anlayışlı, nâmuslu, samimi ve saygılı olarak algıladığımız kişileri yetersiz, ahlâkı zayıf, saygısız, anlayışsız kişilere tercih ederiz. Algılarda yanılmak mümkünse de, hakîkati kavramış kişiler; arzu ve gerçek arasındaki ayrımı bilerek algılarını doğru yönlendirirler.
İnsanlar; ilişkilerinde güç ve kabullenme kapasitesini ortaya koyarak birbirleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışırlar. Herkes duruma göre, güçlü ve sempatik olarak algılanan kişilere bağlanmayı sever. İnsan ilişkilerinin sınırını belirleyen güç, iki çeşittir: Tesirli güç, zayıf güç. İkisi de kabul etmek veya kabul edilmek tarzı ile ilgilidir. Dostluk veya düşmanlık gibi…
Güçlü ve sempatik kişiler; saygınlık ve hayranlık uyandırırlar. Onları önder olarak takip etme eğilimi doğar. Çünkü onlara hem kabûllenme, hem de güç konusunda güvenilebilir. Onlara tâbî olmak ve onlarla işbirliği yapma yolları aranır. Dostluklarının kaybedilmemesi için çaba harcanır.
Zayıf kişiler ise, çevrelerinde acıma hissi uyandırırlar ve onlara saygı duyulmaz, onlarla düşünüldükleri kadar ilgilenilir, acıma duygusu içinde yardım etmeye çalışılır.
Zayıf ve kötü kişiler, çevrelerinde nefret ve kızgınlık duygusu oluştururlar ve zaman zaman onlardan kötülük de beklenebilir.
Korkularla mücâdele etmenin iki yolu vardır; biri kendi gücüne, diğeri fedâkâr ve sâdık dostların gücüne güvenmek!.. Kendi gücüne güvenmek bağımsızlık; fedâkâr, sâdık ve güçlü kimselerin yardımına ihtiyaç duymak güvendir.
Kendine güven ve çevreye güven; korkularla mücâdele etmeyi ve güvenlik kazanmayı sağlayan iki önemli unsurdur. Yetişkinlerde bağımsızlık daha baskındır. Çocuklar ise yaşlarına bağlı olarak sınırlı güce sahiptirler. Bu sınırlı güç, onları anne-babaları veya büyüklerine karşı bağımlı kılar. Kendilerine değer veren, önemseyen, seven anne-babalara ve büyüklere karşı duydukları güven, çocukların adım adım olgunluğa ulaşmalarını sağlar. Çocukluktan yetişkinliğe giden yol, bağımlılıktan bağımsızlığa giden yolla aynıdır.
Korku ve Uyum
Korku, canlının fizyolojik kaynaklarını harekete geçiren korunma işaretidir. Korku hâlinde, kalp atışları ve kan dolaşımı hızlanır. Şeker ihtiyacı artar, adrenalin ve diğer salgılar harekete geçer. Bütün bunlar, kişinin tehlikeye karşı mücâdele veya kaçma duygusunu geliştirir. Bu, bir alarm durumudur ve fizyolojik değişikliklerle uyum kolaylaşır.
İlk çocukluk döneminde, korku meydana getiren durumlara karşı, bilmeden tepki gösterilirken ileriki dönemlerde, zihnî bir kontrol sistemi geliştirildiği için daha olumlu ve akılcı tarzda tepki gösterilir.
Bebeklerin, elektrik süpürgesinin sesine ağlaması gibi bilinçsiz tepkilerin yerini, yanan bir kibritin söndürülmesi gibi bilinçli tepkilerin alması buna bir örnektir.
Tehdit oluşturan durumlarda algılamaya göre “korku” veya “öfke” ya da her ikisi birden oluşabilir. Kuvvetli ve hâin insanlar, korku doğururlar. Zayıf ve hâin insanlar, öfke doğurabilir. Öfke ve korku, kendi kendini koruma gerçeğinin iki yüzüdür. Tehlikeli durumlar, güçlü olarak algılanırsa “korku” ile üstesinden gelinebileceğine inanılırken “öfke” ile tepki gösterilir.
Kişi, kendini ne kadar zayıf hissederse, korku ve öfke de o kadar fazla hissedilir. Kendisinden emin olan anne; hırçın ve öfkeli çocuğa karşı hiçbir düşmanlık hissetmez, hatta sabır ve sevgi ile çocuğu yatıştırır ve sâkinleştirir. Çünkü güç ve yaş, insanı bağışlayıcı yapar. Çocuk zayıf ve güçsüzdür; korkmaya ve öfkelenmeye müsâittir. Anne ve baba öfkelerini kontrol edemezse, çocukta uyumsuzluğa yol açacak davranışlara neden olurlar.
Korku ve Hassasiyet
Kendisinin ve yakınındaki insanların gücünün farkında olan insanın, hayâlî korkuları yoktur. Korkulara karşı tepki vermeye hazırdır. Kendi gücünü küçümser ve tehlikeleri abartır ise; korkularını çoğaltır ve tehlikelere karşı mantıklı şekilde karşı koyma yeteneği azalır. Oysa korkmak, normal bir şeydir. Korku gerçek, oluşan tehlike de kendi gücümüzün üzerinde ise; hayatı devam ettirmeye ve olaylara uyum salamaya yardımcı olur. Örneğin; vahşî hayvandan, dalgalı denizden korkmak normaldir; fakat karıncadan, köpek yavrusundan korkmak mantıklı olmadığından uyumsuzluğa sebep olur. Kırmızı ışıkta yolu geçme korkusu gerçekçidir; çünkü arabalar insanlardan daha hızlıdır.
Gerçekçi korkular; zekâ ile doğrudan bağlantılıdır. Zekî çocuklar, zekî olmayanlara göre tehlikelerin daha çok farkındadırlar ve korkuları çabuk öğrenir; çabuk yenerler. Bazı korkular; özel zeka gerektirmez, çünkü doğuştandır. Ânî gürültü ve orman korkuları gibi..
Bir çocuk, ne kadar zekî ise, tehlikenin hayâlîsi ile gerçeğini birbirinden ayırmayı o ölçüde çabuk öğrenir. Zekî çocuk; canavarların, hayaletlerin varlığı konusunda erken şüphelenir ve korkmamayı öğrenir.
Korku ve Uyumsuzluk
Korku; mücâdele veya kaçış karşısında, fizîkî ve zihnî güçleri harekete geçirmek yerine, bu güçleri yok ederek yaşama şansını azaltacak şekilde de rol oynayabilir. Şiddetli korku durumlarında titreme, aşırı terleme, eklemlerde zayıflık, bulantı, ishâl, bayılma görülebilir.
Yoğun korkular, insan davranışını bozabilir. Bu tip korkuyu yaşayan insanlar, günlük hayatın dışında, kendileri ve çevreleri için bir şey yapmaya cesaret edemezler.
Anne-babaların, çocuklarına, güçsüz kaldıklarında tehlikeleri aşma yollarını da göstererek onları cesaretlendirmeleri önemlidir. Annenin koruyucu, babanın alaycı tavırları uyumsuzluğa neden olarak çocukları geriletebilir. Kişiliklerini geliştirme için gerekli yapıları olmayan çocuklarda cesaretsizlik, ciddî duygusal düzensizlikleri ortaya çıkarır.